Jordi Savall, L’Arpeggita ve Barbara Furtuna

Berlin’de bienal mevsimi açıldı. İlk önce Gendarmenmarkt’taki Konzerthaus’da Alter Musik Bienal vardı. Barok müziği doymak isteyenler, beni piyanodur, çellodur kesmedi, bir klavsen, bir lüt dinleyesim var diyen herkes için kaçırılmaz bir fırsat. Biz de tam da böyle isteklerle bienal kapsamında Jordi Savall ve L’Arpegiatta konserlerine bilet aldık. 

Öncelikle Jordi Savall konserinden başlayayım. Mare Nostrum albümü için yapılan konser için Konzerthaus neredeyse tamamen doluydu diyebilirim. Biz sahne hizasında bir locadan konseri izledik. Bulunduğumuz nokta sahneyi görmek için en avantajlı yer olmasa da salonun mimarisini, ve insanlarla dolu olduğu zaman verdiği etkiyi görmek açısından çok avantajlıydı. 

Image

Image

Mare Nostrum albümü Akdeniz havzasındaki Hristiyan, Müslüman ve Yahudi kültürlerin müziklerini biraraya getiren bir albüm olduğu için insanı daha ilk dinleyişte sarıyor. Sanki çok eskiden beri bildiğiniz, sıcak ve tanıdık bir şeyleri dinler gibi hissediyorsunuz. Hatta bu aşinalık bis sırasında bir his olmaktan öteye geçti. Konser bitikten sonra alkışlar bir türlü kesilmeyince Jordi Savall ve ekibi bis yaptılar (3 defa kadar). İlk biste Jordi Savall Yunan, Yahudi, Arap ve Türk müziğinde yeri olan bir parçayı seslendireceklerini söyledi ve “Üsküdar’a giderken”i söylediler. Zaten Savall’in orkestrası Birleşmiş Milletler gibi olduğu için herkes şarkının kendi dilindeki kısmını söyledi, Türkçesini de ekibin kanuncusu Hakan Güngör söyledi ve bence solist olmamasına rağmen çok da iyi bir iş çıkardı. Konsere gitmeden önce kocam “evet artık Jordi Savall söyler, büyük usta Timur Selçuk’tan geliyor “Endülüs’te Raks” diye dalga geçerken bisin Üsküdarla olması gerçekten çok hoşumuza gitti. 

 

Konser çıkışında Jordi Saval albümünü imzalıyordu. Hemen Mare Nostrumumuzu aldık, Alman bir beyin yüksek volümlü yönlendirmeleri ile nizamı bir şekilde sıraya girdik ve takriben 20 dakika sonra kendimizi Jordi Savall’in önünde bulduk. Eşim o etapta benden daha vokal bir insan olarak Jordi Savall’e muhteşem performans için teşekkür etti. Ben ise Savall’in karizması karşısında taş kesilip salatalık gibi gülümseyerek eşimin fikrini katıldığımız göstermek için kafa sallamakla yetindim. Bu arada kendisi bayağı yakışıklı, müzisyen olarak seviyorum diye söylemiyorum, öyle. 

Image

Bu bienal kapsamında gittiğimiz ikinci bir konser ise L’Arpeggiata konseriydi. L’arpeggiata Via Crucis albümünde bu sefer de Barbara Furtuna diye korsikalı bir erkek vokal grubu ile iş birliği yapmış. Konserin açılış şarkısı ve sanıyorum albümün hit şarkısı ” Maria (sopra la Carpinese)” uzun süredir dinlediğim en etkileyici şarkı. Müziği anlatmak, müzikle ilgili konuşmak gerçekten çok zor. BUrada tanıştığım ve çok sevdiğim müzikolog bir arkadaşım var, herhalde bu bloğu yazsaydı çok daha iyi bir iş çıkartırdı. Ben ancak şunu söyleyebilirim: bu şarkı bir Rodin heykeli gibi bir etki bırakıyor insanda. Dinlerken içinizde bir şeyler kıpırdıyor ve o hareketin duygusal mı tensel mi olduğunu çok ayırt edemiyorsunuz. Dini bir şarkı, herhalde dünya üzerine uğruna en çok şarkı yazılan kadın Meryem için yazılmış ama içinde aşksal bir şey de var. Aşağıdaki linkte parçayı izleyebilirsiniz: 

http://www.youtube.com/watch?v=11POTypBh2I

bir de bu şarkıyı benzerttiğim Rodin heykellerini de koyayım da gidip Düşünen Adam, Balzac veya Kalais Burjuvalarını falan düşünmeyin. 

Image

Image

 

 

Büyük Turdan Hatıralar: Batoni, Panini, Guardi, Canaletto

Büyük Tur aslında hepimizin yapmak istediği şey. Temel olarak çalışarak kazanmadığınız çok bir paranız ve dolayısıyla zamanınız var, bu vakti de Avrupa’yı, Antikite’nin kalıntılarını görmek ve Avrupa sanatının takip etmek için gezerek harcıyorsunuz. Bu pratik 1660larda asil İngiliz beyleri ile başlıyor, zaman içinde kuzeyin Protestan ülkelerinin zenginleri de bu furyaya katılıyor. 1840lara gelindiğinde demiryolları ile kentli üst sınıfları da içine almaya başlıyor. Büyük Turun güzergahı, yolculuğa ayrılan vakit ve bütçeye göre değişse de bu yolculuğun değişmez varış kentleri arasında Roma ve Venediği sayabiliriz.

Sanat tarihi açısından Büyük Tur; hem fiziksel obje olarak, hem de bir estetik anlayışı olarak sanatın daha geniş bir coğrayaya ulaşmasını sağlaması açısından önemli. O döneme kadar tabii ki ülkeler arasında sanat fikirleri ve eserleri yolculuk ediyordu. Sanatçılar patronaj arayışı içerisinde veya kendi sanatlarına yeni bir ilham kaynağı olacak ustaların eserlerini görmek için Avrupa’nın çeşitli yerlerine yolculuk ediyorlardı. Ancak bu çok daha kısıtlı bir çerçevede yaşanıyordu. Büyük Tur ile beraber önce sadece küçük, sonra gittikçe daha genişleyen bir kesim Klasik sanatın merkezi İtalya’ya gidip tarihi kalıntıları ve Rönesans eserlerini görebiliyor, hatta sanat objeleri (antik paralar, madalyonlar) satın alarak eve dönebiliyordu. Zaman içerisinde bazı İtalyan sanatçılar; zengin Büyük Tur turistlerinin evlerine sanat eseri götürerek bu yolculuklarını ölümsüzleştirmek ve kendi ülkelerindeki sosyal çevrelerine yeni edindikleri entellektüel kapitali göstermek gibi ihtiyaçlarına cevap vermeye başladılar. Büyük Tur turistelere hitap eden sanatçılar arasında en ünlü portreci Pompeo Batoni’dir. Batoni, resmini yaptığı kişileri genelde Roma tipi binaların önünde, çevrelerinden antikite kalıntıları ile birlikte çizmesi ile ünlüydü. Roma Batoni’nin çok sayıda eserinin Londra National Gallery’de, ve Cambridge Fitzwilliam müzesinde olmasının bir sebebi sanatınin Turdaki İngiliz asilzadeleri için ne kadar popüler olduğunun göstergesi. Günümüzde Paris’ten dönerken alınan Louis Vuitton çantalardan çok daha iyi bir prestij objesi olduğu inkar edilemez.

Pompeo Batoni, ” Sir Wyndham Knatchbull-Wyndham portresi ” 1758–1759

Pompeo Batoni, “Colonel The Hon Willian Gordon portresi”

Büyük Tur turistleri, portreler kadar vedute (tekil veduta) yani manzara resimlerine de meraklıydı. Bu tip resimler yapanlar arasında Roma’da Giovanni Paolo Panini çok ünlüydü. Pannini ( bu isimle de bilinir), büyük bir mimari detayla Roma’nın ikonik manzaralarının resmini yapmak dışında; capricci denilen, farklı klasik yapı ve kalıntıların gerçekte olmayan bir şekilde hayali bir kompozisyona yerleştirilerek resmedildiği tablolar da yapıyordu. Pannini’nin bir başka fortesi de akıl almaz bir detayda resmetme yeteneğini kullanarak, antik kalıntıları gösteren bir çok tablonun bir anda sergilendiği hayali galeriler resmetmesiydi.

Paolo Giovanni Panini;   Modern Rome, 1757

Roma’da Pannini gibi, Venedik’te de Guardi ve Canaletto sanatlarını Büyük Tura gelen asiller için üretiyordu. Canaletto, taze bir baget gibi çıtır çıtır detayları, dikey çizgileri, güneşli berrak gökyüzleriyle Venedik’in muhteşem manzalarını resmediyordu. Francesco Guardi de yine Venedik manzaraları üzerine çalışıyordu ama o Canaletto’nun netliğinin aksine resimlerinde yumuşak, flu geçişler, bulutlu gökyüzleri ve atmosferik etki kullanarak empresyonistleri hatırlatacak resimler yapıyordu.

Canaletto; Dükler Sarayı

Francesco Guardi; Venice:
The Giudecca with the Zitelle, 1780ler.

Dönemin Ruhu – Otto Dix Metropolis 1928

Not: Resmin tamamını görmek için lütfen üstüne tıklayınız

Zeitgeist, dönemin ruhu veya hassasiyet…Bütün sanat yapıtları, portre de olsalar, natürmort da olsalar dönemin hassasiyetini taşırlar. Ancak bazı tablolar bize belli bir dönemde belli bir coğrafyadaki yaşam hakkında bu genel eğilimin çok ötesinde bilgiler verir. Böyle tablolardan bir tanesi de Otto Dix’in Metropolis başlıklı Triptiği. 1928 yılında Almanya’da yapılmış bu resim halen Stuttgart Kunstmuseum’da sergileniyor. Kanatları ile beraber 3 metrelik boyu ve 1.80cmlik yüksekliği ile bu devasa triptik, kendisinden 500 sene önce gelen dini içerikli benzerlerinden farklı olarak peygamberlere ve azizlere değil, Birinci Dünya Savaşının yıkıntıları arasında yaşamlarını devam ettirmeye çalışan ölümlüleri konu alıyor.

Resim o dönemde Berlin yaşamını domine eden bir çok temayı kapsıyor. Triptiğin sol kanadında Birinci Dünya Savaşında bacaklarını kaybeden bir asker görüyoruz. Ancak Dix bu adamı, vatanı uğruna tarif edilmez fedakarlıklar yapmış saygın bir gazi olarak değil, acınacak durumda eksik bir insan olarak betimlemeyi tercih ediyor. Askerin izleyicinin yüzüne bakmaya cesareti yok, artık koltuk değnekleri ile taşıdığı vücudu, arzu ve tiksintiyle baktığı fahişelere doğru ilerliyor. Yolunda yatan başka bir zavallıyı çiğnemek üzere olduğunu belki de farketmiyor veya artık umursamayacak kadar vazgeçmiş. Dix sokak köpeğinin saldırgan tavrını askerin uğruna bacaklarını kaybettiği ülke için ne kadar da değersiz olduğunu bir kez daha vurgulamak için kullanıyor. Birinci Dünya savaşının acılarını yine bedeni ile ödeyen başka bir grup da fahişeler. Sokak ortasında kendilerini teşhir etmek zorunda kalan bu kadınlar acınası bir halde, ancak aynı sakat asker gibi fahişelerin de saldırgan hali onlarla empati kurmamızı imkansızlaştırıyor. Belirgin dişleri, bir elden çok kuş pençesini andıran uçları sivri parmakları ve kemikli vücutları ile yırtıcı bir hayvana benzeyen bu kadınlar dönem Berlin’in sokak hayatının sembolü haline geliyor. Bozuk şekilli vücutlar, ateş kırmızısı renkler ve klostrofobik bir perspektif ile sol panel bir korku tünelini andırıyor. Herkesin sokakta hayatta kalmak için mücadele ettiği, kimsenin gerekirse diğerine zarar vermekten bir an bile kaçınmayacağı, insanlığın nefes almak, yemek ve seks yapmak gibi hayvani ihtiyaçlara indirgendiği bir post-apokaliptik dünya….

Sağ panelde yine savaşta vücudunun bir kısmını, bu sefer yüzünü kaybederek çıkmış bir askeri görüyoruz. Artık insana bile benzemeyen bu zavallı adam bir kenarda oturmuş önünde ilerleyen fahişeler ve fazla süslü zengin kadınlar geçidine selam duruyor. Daha da daralan perspektif ile beraber üst üste binen binalar adeta yerde oturan askerin üzerine çökecekmiş gibi duruyor. Kapının kemerinin üzerindeki ağzı açık aslan figürü, artık sadece dekoratif bir element değil, sol paneldeki köpek gibi bu cehennemi dünyanın gerçek bir tehdit unsuru.

Sağ ve sol paneller sokağın sefaletini anlatırken, orta resimde çok farklı bir manzara var. Bir müzikholde şanslı azınlık, Amerika’dan yeni ihtal edilmiş eğlence kaynağı jazz müzik ile dans edip içkilerini yudumluyorlar. Amerikan etkisinin tüm Avrupa gibi Berlin’i de etkisi altına almasıyla beraber zenci müzisyenler şehre gelmiş, savaş öncesinde operaların hakim olduğu gece hayatında artık Charleston da var. Kadınlar savaş öncesine göre çok daha özgürleşmiş, geçmişe göre teni çok daha fazla açıkta bırakan ve kalçadan oturumuyla hatları erkeksileştiren elbiseler bu özgürleşmenin bir sembolü… Bob stil saçlar, kadınların eş zamanlı gelişen güçlenme ve erkeksi bir tarz edinme süreçlerinin bir parçası. Orta panel içkileri, hareketli dansları, modern kıyafetleri ve görkemli takıları ile tatlı bir hayatı gösterse de yine de bizi rahatsız eden bir şeyler var. Resimdeki karakterlerin mutsuz ifadeleri, resmin geneline hakim olan cehennemi kırmızı renk yada yan panolardaki askerlerin bakışı…

Triptik aslında dini resimler için tercih edilen bir anlatım biçimi. genelde kanatlardaki karakter ve hikayeler orta panodaki merkezi hikaye ve kanatları destekler. Otto Dix de böyle bir komposizyon ile orta panoda yaşanan tatlı hayatın bedelinin nasıl ödendiğini kanatlarda anlatmış olabilir mi? Bize Berlin hayatının her iki  yönünü, hikayenin tamamını anlatıyor. Resmin bir triptik formatında olması, resimdeki tek dini referans da değil …. Ortada tüyden yelpazesini havaya kaldıran kadın, vücudunun iki yanında kırık kanatlar gibi uzanan kumaş parçaları ile düşmüş bir meleğe benzemiyor mu?

İlham Almak

Sanatçıların birbirlerinin eserlerinden ilham almas sıklıkla görülen bir durum. Sanatçıların kendilerini önceleyen ustalardan etkilenmesinin belki de en bilindik örneği Giorgione, Tiziano ve Manet’i arasındaki yaklaşık 350 senelik bir zaman dilimini kapsayan kan bağı. 3 ustanın neredeyse aynı kompozisyona sahip ama birbirinden tamamen farklı şeyler anlatan 3 başyapıtı: 1510 tarihli ve Giorgione imzalı “Uyuyan Venüs”, 1534 tarihli ve Tiziano imzalı “Urbino’lu Venüs” ve son olarak 1863 tarihli Manet tablosu “Olimpiya”. Bu üç resim arasındaki benzerlikler herhalde burada detayına girmeyi gerektirmeyecek kadar aşikar. Daha ilginç olanı resimler arasındaki farklar. Bu farklar sanatçıların bireysel tarzları kadar, içinde yaşadıkları dönemim sanat anlayışı ve kadını bakışı hakkında ipuçları veriyor.

Girgione’nun uyuyan Venüs tablosu (Dresden Venüsü adıyla da bilinir) kendi dönemi için çok cesur bir resim. Bildiğimiz kadarıyla Batı sanatında bu boyutta ve ana figürü bir nünün oluşturduğu ilk resim. O dönem için resmin kabul edilebilir olmasının büyük ihtimalle çok önemli bir sebebi figürün bir Tanrıça olması. Venüs muhteşem güzelliği ile açıklık bir alanda , göz alıcı kumaşların üzerinden yatıyor. Sanki arkadaki manzaranın kıvrımları Venüs’ün uzanmış vücüdunun kıvrımlarının bir yansıması gibi. Venüs’ün hafifçe bize dönük vücudu, başının altına kaldırdığı kolu ile dikleşen göğüsleri, bacaklarının arasında yumuşakça yerleştirdiği eli resmin erotik boyutunu yadsınamaz kılıyor. Ancak yine de tüm kompozisyonun bir masumiyeti var. Venüs’ün yana düşmüş başı, kapalı gözleri yumuşakça vücuduna serilmiş kolu masum bir uyku halini anlatıyor. Ona bakarken onu arzulamaktan çok, güzelliğini düşünüyoruz.Tiziano Giorgione’nin bu resmine hiç de yabancı değil. Resmin Giorgione’nin vefatından sonra tamamlandığı ve arka plandaki manzarının öğrencisi Tiziano tarafından resmedildiği biliniyor. Bu resimde çalıştıktan neredeyse çeyrek asır sonra kendi Venüs’ünü yaratıyor.

Urbino’lu Venüs tabii ki Dresden Venüs’üne çok benziyor ama bazı önemli farklılıklar var. Resmin yakın zamanda Urbino dükü olmayı bekleyen Guidobaldo II della Rovere tarafından evlilik arefesinde sipariş edilmiş.  Arkada hizmetlilerin çeyiz sandığı başındaki hazırlıkları bu evliliğe bir referans olabilir. Hem iç mekandaki diğer karakterler, hem de önümüzde uzanan güzelin üzerindeki aksesuarlara baktığımızda eski Roma döneminde değil, 1500lerin İtalya’sında olduğumuzu kolayca görebiliyoruz. Tiziano konuyu kendi zamanına taşıyarak resmin erotizmini arttırıyor. Venüs’ün elindeki güller şehveti , ayağının dibinde uyuyan köpek ise sadakati sembolize ediyor. Giorgione’nin resminde masum bir şekilde uyuyan Venüs burada biraz dikelmiş, mahçup ama yine de davetkar bir bakışla bizi süzüyor. Bu resimde güzelliğine hayranlık duyulacak soyut bir Tanrıça değil, fiziksel olarak arzu uyandıran belki henüz bazı şeyleri deneyimlememiş ama ona sahip olacak erkeğe kendini teslim etmeye hazır gerçek bir kadın görüyoruz. Guidobaldo II della Rovere’nin Tiziano’nun çıkarttığı işten çok memnun kaldığını tahmin edebiliyorum.

Manet’nin Olimpiya’sına geldiğimizde Tiziano’nun Venüs’ünde gördüğümüz genç bir kadının mahçup davetkarlığından eser kalmıyor, Olimpiya dondurucu bakışları ile izleyicisine adeta kafa tutuyor.

Neredeyse aynı pozlarda yatan 3 çıplak kadın arasında Olimpiya’yı bu kadar farklı kılan nedir? Bu resimde kadrajın dar olması ve nü figürün resmin daha büyük bir kısmını kaplaması Olimpiya’nın farklı bir etkisi olmasının bir sebebi. Dresden Venüs’ü ve Urbinolu Venüs’ün romantizm çağrıştıran sıcak renk skalasının aksine Manet Olimpiya’yıo resmederken soğuk renkler tercih etmiş. Bu renkler Olimpiya ile aramızdaki mesafeyi daha da arttırıyor. Urbinolu Venüs’ün ayaklarının ucunda uyuyan sadakat sembolü köpeğin yerine tüm tüyleri dikelmiş siyah bir kedi almış. Arkada evlilik hazırlıkları yapan hizmetkarlar yerine bir sevgiliden, veya müşteriden gelen çiçekleri sunan zenci bir yardımcı var. Tabii Olimpiya’nın diğer resimlerden bu kadar farklı olmasının en önemli sebebi Olimpiya’nın bakışı. Olimpiya Dresden Venüs’ü gibi huzurlu bir şekilde uyumuyor, veya Urbinolu Venüs gibi mahçup bakışla beraber olacağı davet etmiyor. Olimpiya’nın soğuk bakışı karşısındakine onun hiç bir erkeğe ait olamayacağını ve bunun sadece bir “iş” olduğunu anlatıyor. Olimpiya’ya bakarken bir erkeğin kendini özel hissetmesi mümkün değil (belki de resmin ilk gösterildiğinde büyük olaylar yaratmasının sebebi budur. 1800lerin ikinci yarısına geldiğimiz de aynı kompozisyonda Tanrıça’nın ve masum gelinin yerini bir fahişe alıyor.

 

 

 

Sanat ile ile ilgili yazılarımıza Greenpeace’ten bir mesaj için ara veriyoruz:

Seninki kaç santim? – Greenpeace

2050’de dünyadaki balık stokları tükenecek. Denizleri hala sonsuz bereket kaynağı olarak görüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Büyük balıkların %90’ı çoktan yakalandı. Toplam balık stoklarının %60’ı bitti. Gerı kalan %40 ise 40 yıl içinde son bulacak. Balıkların bittiği gün deniz yaşamı da bitecek.

via Seninki kaç santim? – Greenpeace.

Kes Yapıştır

Kolaj deyince hemen aklımıza gelen bazı şeyler var: Matisse, Rauschenberg, Surrealistler, Viktorya dönemi ev hanımları…Hazır görsellerin sanat yapmak için bir araya getirilmesi yüksek sanat ile dekorasyon arasındaki çizgiyi daha geçirgen hale getiriyor.

Aşağıda benim çalışmalarım:
Kolaj # 1 – Müzede

Kolaj # 2

Kolaj # 3: Kutsal Moda

Viyana Davut’u ve Roma Davut’u

Caravaggio’nun birbirine çok benzeyen 2 tane Davut ve Goliath tablosu var. Bu tablolardan bir tanesi şu an Viyana Kunsthistorisches müzesinde, diğeri Roma’da Villa Borghese’de. İkisinin de tarihi 1607 olarak belirtiliyor ama Roma Davut’unun daha geç bir tarihte  1610-11’de de olma ihtimali var. İki resim de çok benzer bir kompozisyon var. Genç Davut bir elinde kılıcı bir elinde de Goliath’ın kesik başını tutuyor. Bu kadar benzer olmalarına rağmen iki resim çok  farklı duygular  taşıyor.

Viyana Davut’u ile ilgili bana en ilginç gelen şey kazandığı zaferi  yansıtmaması. Omzuna kılıcını koymuş, Goliath’ın kesik başını ileriye doğru uzanırken gözleri bilinmeyen bir boşluğa bakıyor. Sanki hem kendi zaferinin anlamını veya anlamsızlığını, hem de kurbanının kaderini sorguluyor. Yaptığı şeye ne kadar inandığı süpheli, sanki bir gençlik telaşı içinde başkasını memnun etmek için savaşıyor. Öte taraftan Goliath’da beklenenin aksine yaşanan vahşeti göstermiyor. Alnında Davut’un attığı taştan açılmış yara belli belirsiz,  boynundaki kanlar görünmüyor, gözleri ölüm anının korkusunu yansıtmayacak kadar kapalı….

Roma Davut’un duyguları daha açık. Gözlerini dikmiş, bir tiksinti ile kurbanına bakıyor. Bir taraftan da ona acıyor. Goliath size Viyana’daki denginin aksine olayın bütün vahşetini yansıyor. Alnındaki yara kandan kıpkırmızı, boynundan hala kesik başının içinde kalan son kanlar damlıyor, yarı açık gözlerinden yaşam çekilmiş, ağzı aşağı sarkıyor. Bu resmi Viyana’daki ikizinden çok farklı kılan bir özellik buradaki Goliath’ın Caravaggio’nun otoportresi olması. Aslında, ressamın hikayenin kahramanı olmasını bekleriz ama mevzu bahis Caravaggio olunca ressam hikayedeki düşman oluyor. Resim ile ilgili çok farklı yorumlar var. Bir tanesi, Davut’un da Caravaggio’nun gençlik otoportresi olduğu.  Bu şekilde Caravaggio’nun kontrolsüz öfke ve suçlarla geçmiş gençliği, yaşlılığını yeniyor; ve Caravaggio bir anlamda “gençliğine” yenik düşüyor. Bir başka yorum ise Davut’un Caravaggio’nun genç sevgilisinin portresi olduğu. Bu yorumların hepsi bize düşünecek bir şey veriyor ama en önemlisi Roma tablosunun yapılış sebebi. Bu tablo Roma ‘da cinayet işledikten sonra şehirden kaçıp yıllarca başka şehirlerde kaldıktan sonra Papa’nın affı ile Roma’ya dönerken Papa’nın yeğeni olan Cardinal Scipone’ Borghese ye hediye etmek içi yanında götürdüğü 3 tablo’dan bir tanesi. Caravaggio bir anlamda sanatında başını Papa’ya sunarak gerçek hayatta kurtarmaya çalışıyor.  Roma tablosunda Davut’un acıyan bakışı, Goliath’ın yaşadığı vahşet Caravaggio’nun hayatının sonunda yaşadığı hesaplaşmayı anlatıyor.

Ben Vautier ve neden onu seviyoruz?

Ben Vautier’i neden bu kadar sevdiğimi anlamam için 13 sene gerekti ama şu an her şeyi çok daha berrak görebiliyorum.  Ben Vautier ile ilk karşılaştığımda 16 yaşındaydım.  Bir arkadaşım ile Fransızca dil kursu için Nice’te bir kaç hafta geçirecektik.  Gitmeden önce 16 yaşındaki zihnimde Nice daha çok bir sayfiye yeri, Cote d’Azur’un daha adı duyulmuş parlak şehirleri arasında sakin ama saygın bir mesire yeriydi. Nice ile ilgili beni çok şaşırtan bir özellik beklenmedik derecede sanatsal bir şehir olmasıydı.  Özellikle modern sanat müzesini çok sevmiştim. Christo; Yves Klien, Robert Indiana ve Rauschenberg’in işlerini ilk defa orada gerçek olarak görmüştüm. Müzede o kadar uzun süre kalmıştık ki (dünyanın en tatlı insanlarından biri olan) arkadaşımın o ünlü “sanat karın doyurmuyor Merve, haydi gidip yemek yiyelim” cümlesi orada çıkmıştı.

Ben Vautier’i ilk orada gördüm ve işleri ile tanıştıktan yaklaşık 14 sene sonra kendisini niye sevdiğimi neden empati kurabildiğimi anlayabiliyorum. İnsanın içinde çalıştığı disiplini sorgulaması hem çok gerekli hem de çok sancılı bir şey. Ben Vautier de tam bunu yapıyor,  Marcel Duchamp gibi gündelik objelerle ile sanat arasındaki farkı sorguluyor. Yaptığı çalışmalar zenaata dayanan bir sanat anlayışı içinde pek bir yeri olmayan kavramsal işler. Belli bir bakış açısından bakarsak Ben, Fluxus gibi sanat ile mücadele içinde olan bir sanat akımına  sarınmış sadece yazı yazarak tablo üretiyor ama öteki taraftan da izleyicisini / okuyucusunu düşünmeye iten, bir çok duurmda yakalayan çarpıcı mesajlar veriyor . Aramızda kim için de olduğu disiplini hiç sorgulamadan olduğu gibi kabul ederek işini yapabiliyor? Neredeyse hiç birimiz. Ben Vautier  işte tam  bu noktada bizi yakalıyor.Görsel sanatların içinde olup sürekli onu sorguluyor, meydan okuyor. Biz de kendi dünyamızda bu meydan okumaya katılıyoruz.

Çok sevdiğim işlerinden biri aşağıda: “Kendini sanat zanneden bir ütü daha

Duchamp’a referansı kaçırmak imkansız. Ben;  bir taraftan bu gündelik objelerin sanatlaşmasını sorgularken bir taraftan da bu sürece dahil oluyor. Sanat ile hayat arasındaki ayrımı belirsiz hale getiriyor.

Kendini ve yaptığı işi sorguladığı bir iş daha: “Eğer hayat sanatsa, neden bunu asalım?”

Sanat disipline ile öyle girift bir ilişkisi var ki, aşağıdaki iş de kendisini ait: “Sanatı bırakmak istedim ama yine de sanat yaptım”:

Bütün bu sorgulama süreci içerisinde Ben de bazen yaptığı işin ne kadar gerekli, ne kadar anlamlı olduğunu sorguluyor. Doktor, mühendis gibi yaptığı işin toplum geneli için faydası aşikar olan, emeğinin insanlar için gerekliğini meşrulaştırmak için herhangi bir çabaya ihtiyaç duymayan bazı meslek grupları dışında hepimiz sorguluyoruz ve şu soruyu soruyoruz: Peki bunun kime faydası var? Neden? Bunun cevabını verebildiğimiz zamanlar kendimiz de devam edecek motivasyonu bulabiliyoruz. Pekiyi ya bulamazsak? 

“Sanat işe yaramazdır, evinize dönün” Ben 1967

Bir elin nesi var? 17. yüzyıl Flemenk sanatında işbirliği

Belki ben geç kalmışımdır, belki de herkese çoktan malumdur ama ben bu durumu bir kaç ay önce Prado’da gezerken farkettim. Zaten kaçırmak imkansızdı, neredeyse odadaki tabloların hepsinin altında şöyle yazıyordu: Peter Paul Rubens & Jan (veya Velvet) Bruegel (the Elder).  Amsterdam merkezli kardeşi Hollanda sanatının aksine, İspanya Habsburg imparatorluğu altındaki Antwerp merkezli Flemenk sanatının çok önemli bir özelliği ressamlar arasında uzmanlaşma  ve belirli konularda uzman ressamların ortak çalışarak resimlerin ilgili kısımlarını yapmasıymış. Bu tip işbirlikleri arasında en ünlüsü yukarıda belirttiğim Rubens ve Bruegel ikilisine ait. Buradaki durum başka sanatçılarda gördüğümüz usta ve atölyesi ilişkisi durumu değil. Bruegel ve Rubens dönemin eşit derecede ünlü ve önemli iki ressamı. Bruegel manzara, hayvanlar ve daha da önemlisi bitkiler üzerinde uzmanlaşırken, Rubens de figür çizimleri biliniyor. Bu ortaklıktan da ikisinin de güçlü yönlerini bir araya getirdiği çok etkileyici resimler çıkıyor. Aşağıda duyular serisinden örnekler var. Tablolardaki figürler Rubens’e geri kalanlar Bruegel’e ait.

İlk resmimiz “Görme Duyusu”. Resimde 17. yüzyıl Flemenk sanat geleneğinin bir kolajını görebiliyoruz.  Parçalara ayırsak solalt köşede parlak metal objeleri ile bir Clara Peeters olabilecek natürmort köşesi, her taraftaki resimler dönemin Galeri resmi geleneğine uygun ve tabii resmin içindeki bu resimler de tanıdık. Sağ alttaki Madonna tablosu da yine bir Rubens ve Bruegel işbirliğinin sonucuna benziyor.  Aynı seriden “Koku Duyusu”nu da aşağıda bulabilirsiniz. 

Rubens’in tek beraber çalıştığı kişi Jan Bruegel the Elder değil tabii ki. Canlı hayvan ve av hayvanlarında uzman olan Frans Snyders ile ortak yaptığı resimler. Mesela buna da bence çok etkileyici br örnek Kunsthistoriches’teki Medusa. Medusa’nın yüzü Rubens’e ama saçlarından kıvrım kıvrım çıkan yılanlar, ve kesilmiş kafayı çevreleyen böcekler Synders’e ait. Medusa’nın içlerinde sadece ölüm anının dehşeti kalmış boş gözleri yeterince korkunç olmamış diyorsanız, kendilerini bu kesik uzuvdan kurtarmak için birbirini parçalayan yılanlara bakabilirsiniz.

Bu arada Snyders’i gerçekten çok sevsem ve o dönemdeki doğa bilimlerinin gelişimi çerçevesinde ansiklopedik bir detayla canlı ve ölü örneklerden yüzlerce tür hayvanı çalışmasını çok takdir etsem de bazen ustalık gösterme sevdası ilke hızını alamadığını düşünmüyor değilim. Yılanları tabii ki anlıyorum, konumuz Medusa. Onları çeşit çeşit çizdik, bir mağara ortamı olduğu için örümcek de tamam. Ama o kertenkele nedir? Orada çiyana akrebe ne ihtiyaç vardı?

Snyders’in bahsettiğim ‘hızını alama’ durumunu bir başka resimle örneklemek istiyorum. Aşağıda “Balık Pazarı” isimli tablosu var. Resim tahmin ediyorum ilgili bir loncanın duvarlarını süslemek için sipariş edilmiş ve loncanın ve dolayısıyla ülkenin zenginliğine de temsil ediyor. Sonuşta bir imparatorluğun parçası olan Antwerp’in limanlarına tabii ki dünyanın her yerinden çeşit çeşit mallar yağacaktı. Bu çerçevede tezgahtaki balıkların bolluğunu, deniz böceklerini,kabukluları hepsini anlıyorum …. ama o foklar ne? o kaplumbağalar niye orada? Bir başladı mı duramamak böyle bir şey.

Son olarak Viyana’da Gemaldegalerie’de gördüğüm bir resimden bahsetmek istiyorum. Rüya gören Silenus. Müzedeki etiketinde Rubens olarak belirtilmiş ancak resmin tamamının Rubens tarafından yapılmadığı çıplak gözle bile görülüyor. Figürlerdeki kuş tüyü dokulu fırça vuruşları ile objelerin gerçek dışı netliği resmin bu iki kısmının aynı kişi tarafından yapılmış olamayacağını gösteriyor. Köşedeki aslan Snyders’e mi ait, acaba yine bir Bruegel ortaklığı mı, veya başka bi ressam mı var diye düşünmeden edemiyorum.