Bütün zayıflıklarına rağmen sanatın çok önemli bir gücü var: İnsani durumumuzu ve duygularımız çoğu zaman bizim ifade edemediğimiz kadar iyi ifade edebilmek. Çok az şey çaresizliğive korkuyu Edvard Munch’un çığlığı kadar iyi ifade eder. Çığlık bize yalnız olmadığımızı ve hissetiğimizin geçmişte yaşayanmış gelecekte yaşanacak insanı bir duygu olduğunu hatırlatır. Kaçamak bir aşkın tutkusu çoğu zaman kelimeye dökülemeyecek kadar uçuçu bir şeydir. Ancak Fragonard’ın “Sürgü”süne bakarken tam da  o heyecanı yaşarız. Aynı resimdeki hiç bilmediğimiz ve yaşadıkları duygular dışında hiç bir şekilde kendimizle bağdaştıramayacağımız o iki karakter gibi, biz de o tutku anını tüm aceleceği, şiddeti, savsaklığı ve ateşiyle hissederiz.

Resimlerin ifade gücü öylesine kuvvetli olabilir ki bazen hiç yaşamadığımız bir deneyim ile bağlantı kurmamızı sağlayabilir. Hayatı boyunca gerçek bir savaş yaşamamışbir jenerasyon için bile Guernica hala savaşın dehşetini en iyi yansıtan şeylerden biri. İşin daha da ilginç ve etkileyici tarafı resim  Katalunya’daki Guernica kentinin Franco’nun uçakları tarafından bombalanmasını hiç bir kan, ve bir kılıç dışında herhangi bir silah göstermeden anlatması. Nasıl oluyor da filmlerde, bilgisayar oyunlarında ve hatta haberlerde her tarafa saçılmış kanlar, parçalanmış cesetler görmeye tamamen hassasiyetimizi kaybetmiş olan biz Reina Sofia’nın beyaz duvarlı bir odasında Guernica denen o siyah beyaz resim ile karşı karşıya kaldığımızda kanımızın çekildiğini hissediyoruz?

Resimler duygularımızı ve insani durumumuzu bize yansıtmak dışında bir şey daha yapar. Bizim insanlığa olan inancımızı tazeler. Özellikle bazı resimlere bakarken insan yetkisi ve üretimine olan inancımız yenilenir.  Günün sonunda Sistin şapeli bütün görkemi ile üstünüzde dururken, insan olduğunuz için kendinizi iyi hissetmek, bütün zayıflıklarımıza, hatalarımıza ve akıl almaz gaddarlığımıza rağmen aslında iyi bir tür olduğumuza inanmak her zaman olduğundan daha kolay hale gelir.

Reklamlar