Jean-Baptiste-Siméon Chardin ( 1699 – 1779)  ve Johannes Vermeer ( 1632 -1675) . İlk bakışta çok da bir ortak noktaları yok. Biri Saint Sulpice ‘de, diğeri Delft’de hayatını geçiyor. Sanat hayatında aktif oldukları zamanlar arasında nerederyse yarım yüzyıl var. Bildiğimiz kadarıyla birbirinden tamamen farklı bir yaşam deneyimi geçiriyorlar. Chardin  refahı yüksek Rokoko Fransa’sında 15. Louis’den maaş alarak yaşarken, Vermeer yaklaşık 80 senedir İspanyollara müc

adele halindeki, ve veba salgınları ile kasıp kavrulan Delft’de 10 çocuklu ailesini geçindirmeye çalışıyordu.

Yaşamlarındaki farka rağmen bu iki ressamın çok benzer bir yönü var. Resimlerindeki huzur.

Özellikle Vermeer iç mekanlarına bakarken anın neredeyse durduğunu hissederiz. Resimdeki karakterler yıllarca kendimizi meditasyona vakfetsek ulaşamayacağımız bir huşu içinde ellerindeki işe odaklanmışlardır. Vermeer’in pencereden giren ve içerdeki herşeyi yumuşak bir örtü gibi saran o ışığının altında bizle hiç ilgilenmeden işlerini yaparlar.

Sütçü Kız (Milk maid) sürahiden kaba aktardığı süte bakmaktadır. İki kabın da genişliğine rağmen sütün incecik bir şerit halinde aşağıya inmesi kızın yaptığı işi bir an önce bitirmek gibi bir derdi olmadığını gösteriyor. Büyük bir ihtimalle benim gibi tezcanlı birinin sabrını taşırabilecek bir temkinle sütün akışını izliyor. Buradaki yavaşlık zaten hayattan bıkmış, hiç bir şey yapmak istemeyen bir kişinin bezginliği değil. Daha çok yaşadığı anın içinde huzurlu, gerçekten o anı yaşayan birinin huzuru. Yüz ifadesi bu derin dinginliği yansıtıyor.  Her ne kadar beceremesek de o kız olabilmek istiyoruz.

Vermeer’in karakterleri süt koymaktan çok daha duygusal olarak yüklü anlarda da sakinliklerini korumayı başarıyorlar. Mektup yazan kadın ve hizmetçisi resminde büyük bir duygusal çalkantının içinde karakterlerin pozları ve yüz ifadelerinden değil, ufak detaylardan anlıyoruz. Yerde yazı masasının hemen önündeki kırmızı parçalar acele açılmış bir mektubun mührüne ait. Mektubun kimden geldiğini bilemiyoruz ama bu kadar acil bir şekilde cevap gerektirdiğine göre bir sevgiliden geldiğini tahmin edebiliyoruz.  Bu detayları düşündüğümüzde hizmetçinin olmasa bile hanımın kalp çarpıntısını hayal edebiliyoruz ama yüzünden bunları okumak çok da mümkün değil. Tüm dikkatini elindeki mektuba vermiş dünyadan kopuk adeta ibadet edercesine işini yapıyor.

Vermeer’in resimlerinin bu kadar dingin ve huzur dolu olmasının tek sebebi karakterlerinin yüz ifadeleri değil tabii ki. Resimlerindeki akıl almaz detay, neredeyse görünmez incelikte fırça vuruşları ve ışık…Tüm bunlar Vermeer resimlerini bir stres anında kaçıp saklanmak isteyeceğimiz o güvenli yer haline geliyor. Belki de Vermeer’in bugün bu kadar sevilmesinin bir sebebi de budur. Bir türlü hızına yetişemediğimiz, her yandan uyaranlarla kuşatılmış hayatımız içinde Vermeer  bize domestik hayatın yalın sakinliğini sunuyor,dünyanın ne kadar durağan bir yer olabileceğini hatırlatıyor.

Chardin’in de bazı resimlerinde bu aynı durağanlığı ve huzuru hissederiz.

İskambil kağıtlarından ev resminde aslında Vanitas geleneğine de bir referans ile kağıtları dünyanın geçiçiliğinin bir sembolü olarak kullanıyor. Ancak resmin kendisi yapısal kompozisyonu ve dinginliği ile aslında bizi daha da o anın içine sokuyor. Çocuğun yaptığı şeyi kağıttan evin geçici ve yıkılmaya mahkum bir şey olarak değil, sanki onun (ve dolayısıyla bizim) dünyasının merkezi olarak görüyoruz. Chardin’in bu resminde de Vermeer de yakaladığımız o domestik huzuru yakalıyoruz. Benzer bir resim Manet’ye ilham veren Balon üfleyen çocuk . Burada da sabun köpüğünden yapılan balonlar yine Vanitas geleneğine uygun olarak çocukluğun ve tabii hayatın geçiliğini anlatıyor ama bu resimde de anın geçiciliğinden çok anın ağırlığını görüyoruz. O genç orada ve bizim belki de asla yakalayamayacağımız bir sakinlikle meditatif bir şekilde balon yapmaya devam ediyor.

İşin daha da enteresan kısmı bu iki ressamın da hayatının gerçek bir huzur denizi içinde geçirmemiş olmaları. Aksine Vermeer’in 4’ü doğumdan kısa süre ölmüş 14 çocukla,  sürekli salgınlarla karşı karşıya kalan bir şehirde geçinmek için mücadele ederken karakterlerinde gördüğümüz o kusursuz huzuru evinde yakaladığını zannetmiyorum. Veya 15. Louis Paris’inde sarayın extravagan hayatı doruğa çıkmış, tüm meslektaşları (ve hatta öğrencisi Fragonard) pastel tonlarda kuş tüyü dokulu fırça vuruşları ile flört ve eğlence sahneleri çizerken Chardin’in resimlerindeki o içe dönük hayatı yaşadığına inanmakta zor. Belki sanat hem yaratıcısının, hem de izleyicisinin hayatındaki eksiklikleri tamamladığı için bu  kadar değerlidir.

Reklamlar